Theo'ya Mektuplar


Theo'ya Mektuplar

KIZIL SAÇLI BİR DELİ (Dahi): VINCENT VAN GOGH
Gogh çok zor öğrenen bir çocukluk geçirmiştir. Şu anki tıp Gogh'un bu zor öğrenme, konsantre bozukluğuna 'disleksi' diyor. Ama o zamanlar kimse Gogh'un elinden tutup onu anlamak için çaba sarf etmemiştir. Aksine yangına körükle gidip, çocuk yaşta yatılı okula vermişlerdir.
Gogh için bu durum ilerleyen yaşlarında depresif zamanların alt yapısını oluşturacaktır.
On altı yaşlarına geldiğinde babası onu Londra'da bi galeriye memur olarak yerleştirdi. Kiracı olarak kaldığı evin kızına aşık oldu, evlenmek istedi. Teklifi red cevabı alınca ilk ruhsal ataklarının zemini iyice oluşmuştu. Daha sonrasında işinden de oldu çünkü insanlarla sürekli kavga ediyor, odaklanamıyor, bir türlü uyum sağlayamıyordu. Hal böyle olunca Londra'dan kaçtı. Paris'e geçti. Fakat burada da aynı saldırganlığı, aynı konsantre bozukluğu devam etti, daha fazla barınamadı.
*Kısacası Gogh ne yapmak istediğini, nasıl biri olduğunu, neyle mutlu olacağını, kendisini nereye ait hissettiğini bilmiyordu.*
Bu durum kanımca onu dine yöneltti. Bu kanıya varmamın sebebi içindeki manevi boşluğu manevi bir dolulukla bulmaya çalışıyor olmasıydı. İlahi kitaplar okuyor, İncil'in tefsirlerini araştırıyor hatta madenlerde papazlık bile yapıyordu. Köy halkı onu hem tuhaf hem ilahi güce sahip birisi olarak görüyordu.
(Bazı kaynaklarda 'Çağdaş İsa' dendiğinden bile bahsediliyor.)
Lakin resmi papaz olmak istese de hiçbir sınavda başarılı olamamıştı. Neyi eline atsa kuruyordu elinde...
Gogh bütün hayatını sefalet ile geçiriyordu. (Sefalet içinde geçirse bile köydeki yoksullara yardım edermiş.) Bu yorgun, bedbaht halden onu, kardeşi Theo kurtaracaktı.
İşte Theo'nun ismini tam da burada anacağız. Gogh'a maddi manevi her konuda destek olan, her an onun yanında duran kardeşi.
*
Theo, Gogh'u Brüksel’e götürdü. Gogh göçebe hayat yaşadıkça ruhsal bunalımı zirveye çıkıyordu. Hayatında düzen, yuva, şefkat istiyordu. Akli ve ruhsal dengesini tamamen yitirmeye başlamıştı. Üstüne dini değerlerini, bütünlerini kaybetmişti. Tanrı'ya olan inancını kaybetmişti. Bu esnada sigara ve alkol tüketimine başlamış ve neredeyse alkolik olma boyutuna varmıştı. Theo ise bu süre zarfında hiçbir şekilde ağabeyinin elini bırakmadı.
Theo, ağabayesinin resme olan ilgisini farkettiği için ve sanat simsarı olduğu için Gogh'u ressamlarla tanıştırdı. Zaman geçtikçe Gogh’un resime olan tutkusu iyice arttı. Bu arada babasıyla arası da tümden açılmıştı. Dini bırakıp resime yönelmesini papaz babası tarafından kabul edilmemişti.
Theo, ağabeyisini akıl hastanesine yatırdı. Bu ilk akıl hastanesine yatışı değildi. Daha önce yatma sebebi ise geceleri evinden çıkıp sokaklarda ağlıyor, soyunuyor, çocukları korkutuyor oluşuydu. Ama ertesi gün bunların hiçbirini hatırlamıyordu. Sesler o dönem iyice arttığı için Gogh akıl hastanesinde yatmayı kabul etti. Lakin bir süre sonra yine sesler ve hayaller devam etmiştir. (Kulağını da bu süre zarfında kesmiştir. Ve kulağını bir hayat kadınına vermiştir.)
Kitabın ilk sayfalarında okuduğum hakim düşünce tam olarak şu; fakirler zenginlerden daha aziz!
Gogh'un sefalet içinde sürdürdüğü yaşamının izlerini kitapta çok net belli ediyor.
15 EKİM 1879
Gogh resme başlamıştı artık..
Göçebe yaşam tarzına artık boyun eğmiş ve gittiği yerleri gözlemlemeye başlamıştır. İnsanları, evleri, çiçekleri, gökyüzünü, doğayı, ufak detayları.. Her şeyi resmetmeye başlamıştır. Resim onun için çıkış noktasıydı. Resim yaparken var oluyordu. Resimle bütünleşiyordu. Ona aşıktı.
KIZIL DELİ diye adı çıkmıştır.
Aklı, şuuru tamamen gitmiş bir adamdı artık. Her şeyi, herkesi bıraktı. Bir tek resmini bırakamadı... Ölene dek resim çizdi. Belki onu insanlar değil boyalar, fırçalar anlıyordu. Son nefesini Theo'nun kollarında verdi.
Gogh'un tablolarını ayrı bir zamanda yorumlayacağım. Ama eser yorumlamak için, eseri yaratanı bilmek gerekir. O yüzden bu kitabı okumak gerekir. Bu dünyadan bir Kızıl Saçlı DAHİ geçti.


Bunlar da İlginizi Çekebilir



Divan

Çok tanınan ''Nietzsche Ağladığında'' kitabının yazarı olan Irvin D. Yalom bu kitabında yine zirveyi görmüştür.

Daha Fazlasını Oku
Sırça Fanus

Zoraki bir edebiyat olduğu bariz ortadadır. Dile gelmeyen kelimeler, eksik cümleler... Filmini (Sylvia) izleyenler hatırlayacaktır, Plath bir türlü yazamaz. Nesnelere dalıp gider sürekli. Yazılara sığınır ama kelimeler de ona sırtını dönmüştür.

Daha Fazlasını Oku