Kızıl Saçlı Deli (Dahi) - Van Gogh


Vincent Van Gogh'un Çocukluğu ve Theo

(Vincent Van Gogh'un Çocukluğu ve Theo)

Yaşamı ve Ruhsal Bunalımları üzerine Analizim
Van Gogh araştırdığım, okuduğum, özümsediğim, en derin, en ürkütücü ve en hassas sanatçılardan biri. Araştırmam yaklaşık beş günümü aldı. 'Neden bu kadar uzadı?' sorusunun cevabı; Gogh'un kitaba çevrilen Theo'ya yazdığı mektupları üç kere okudum. Okumakla kalmaktan ziyade kitap adeta defter oldu, altını çizdim çizdiğim yerleri sorguladım, sorguladığım yerleri sorup araştırdım, araştırdığım yerler farklı bilgiler verdiği için birçok yerli ve yabancı siteyi inceleyerek elimdeki bilgilerin doğruluğunu teyit ettim. Ve sonucunda bunlar çıktı. İnanın daha eksikler var... Elimden geldiğince bu karmaşık hayatı düzene sokup belli bir bağdaştırmaya sokmaya çalıştım.
Gogh 30 Mart 1853’de doğdu. Babası papaz idi. Bunu yazmak artık çok alışagelmiş olacak ama çoğu çöküşe uğrayan sanatçı gibi Gogh'un ailesi de baskıcı, aşağılayan bir aile idi. Ama Gogh'u -diğerlerinden- ayıran karanlık, ürpertici bir yönü vardı.
Gogh çok zor öğrenen bir çocukluk geçirmiştir. Şu anki tıp Gogh'un bu zor öğrenme, konsantre bozukluğuna 'disleksi' diyor. Ama o zamanlar kimse Gogh'un elinden tutup onu anlamak için çaba sarf etmemiştir. Aksine yangına körükle gidip, çocuk yaşta yatılı okula vermişlerdir.
Gogh için bu durum ilerleyen yaşlarında depresif zamanların alt yapısını oluşturacaktır.
On altı yaşlarına geldiğinde babası onu Londra'da bi galeriye memur olarak yerleştirdi. Kiracı olarak kaldığı evin kızına aşık oldu, evlenmek istedi. Teklifi red cevabı alınca ilk ruhsal ataklarının zemini iyice oluşmuştu. Daha sonrasında işinden de oldu çünkü insanlarla sürekli kavga ediyor, odaklanamıyor, bir türlü uyum sağlayamıyordu. Hal böyle olunca Londra'dan kaçtı. Paris'e geçti. Fakat burada da aynı saldırganlığı, aynı konsantre bozukluğu devam etti, daha fazla barınamadı.
Kısacası Gogh ne yapmak istediğini, nasıl biri olduğunu, neyle mutlu olacağını, kendisini nereye ait hissettiğini bilmiyordu.
Bu durum kanımca onu dine yöneltti. Bu kanıya varmamın sebebi içindeki manevi boşluğu manevi bir dolulukla bulmaya çalışıyor olmasıydı. İlahi kitaplar okuyor, İncil'in tefsirlerini araştırıyor hatta madenlerde papazlık bile yapıyordu. Köy halkı onu hem tuhaf hem ilahi güce sahip birisi olarak görüyordu.
(Bazı kaynaklarda 'Çağdaş İsa' dendiğinden bile bahsediliyor.)
Lakin resmi papaz olmak istese de hiçbir sınavda başarılı olamamıştı. Neyi eline atsa kuruyordu elinde...
Gogh bütün hayatını sefalet ile geçiriyordu. (Sefalet içinde geçirse bile köydeki yoksullara yardım edermiş.) Bu yorgun, bedbaht halden onu, kardeşi Theo kurtaracaktı.
Gogh üniversiteye hazırlanmak istedi. Teolog, din adamı, papaz olmak istiyordu ama başarısız oldu. Sonrasında ailesinin yanına gidip onların iş yerinde çalışmaya başlasa da yine konsantre olamadı ve yine başarısız oldu. Bu başarısızlıkları onu iyice düşürdü. Ne yaparsa yapsın yersiz ve yetersizdi.
İşte Theo'nun ismini tam da burada anacağız. Gogh'a maddi manevi her konuda destek olan, her an onun yanında duran kardeşi.
Theo, Gogh'u Brüksel’e götürdü. Gogh göçebe hayat yaşadıkça ruhsal bunalımı zirveye çıkıyordu. Hayatında düzen, yuva, şefkat istiyordu. Akli ve ruhsal dengesini tamamen yitirmeye başlamıştı. Üstüne dini değerlerini, bütünlerini kaybetmişti. Tanrı'ya olan inancını kaybetmişti. Bu esnada sigara ve alkol tüketimine başlamış ve neredeyse alkolik olma boyutuna varmıştı. Theo ise bu süre zarfında hiçbir şekilde ağabeyinin elini bırakmadı.
Theo, ağabayesinin resme olan ilgisini farkettiği için ve sanat simsarı olduğu için Gogh'u sanatçılarla, ressamlarla tanıştırdı. Resim dersi almak isteyen Gogh, Rappard'la arkadaşlık kurdu. Zaman geçtikçe Gogh’un resime olan tutkusu iyice arttı. Bu arada babasıyla arası da tümden açılmıştı. Dini bırakıp resime yönelmesini papaz babası tarafından kabul edilmemişti.
Tam bu zamanlarda dul kuzeni Kee'ye aşık olmuştu. Kee de Gogh'a ilgili duymuştu. Kee'nin bu davranışları Gogh'a umut ışığı oldu ve bundan cesaret alarak evlilik teklifi etti ama yine red cevabı aldı.
Tüm hayalleri suya düşen, kime, neye tutunsa dibe çöken bir adam.
Babasının vefatından sonra Gogh, Anvers Akademide çalışmaya başladı. Kardeşinin yanına Paris'e gittiğinde ünlü ressamlarla tanışmaya başladı. Aralarından bir tanesiyle dost oldu. Hatta bir süre beraber yaşadılar.


Paul Gaugin

(Paul Gaugin)

Bu kişi PAUL GAUGİN’di.
Bu süre zarfında içkiyi bıraktı diye düşünmeyin. Alkolikliğin had safhasını yaşamaktaydı. Ve resime olan ilgisi artık aşka, şehvete dönüşmüştü. Hal o ki bu tutkuyu saklayamaz hale gelmişti. Yemeklerinin içine boya atıp yiyor, onları öpüyor, sevişiyor, oyunlar oynuyordu. Bu durum ev arkadaşı Gaugin'i ürkütmüştü.
Sonra ansızın bir gece Gaugin'i öldürmekle tehdit etmişti. (Gaugin evden ayrılmak istiyor, bunun üzerine Gogh onu öldürmekle tehdit ediyordu. Çünkü Gaugin'e alışmış ve üstelik ona hayranlık da besliyordu. Kendisini yalnız bırakmasını istemiyordu. Zaten çocukluğunda terkedilmişlik hissiyatını tatmıştı. Tekrar terkedilmek istemiyordu.)
Gogh sürekli birilerinin konuştuğunu söylüyordu. Halüsinasyonlar görüyor, birileri zihninin içinde sürekli konuşuyordu. Bu seslere daha fazla dayanamayıp Gaugin'in evden ayrıldığı gece atölyesinden bıçak alıp kulağını kesti. Ve kestiği kulağı ne yaptı dersiniz? Genelevde çalışan bir kadına armağan etti. Ki bu kadın büyük ihtimalle okumuş olduğum şu kadın; Gogh alkolik bir hayat kadını olan Sien ile iki yıl boyunca yaşamıştı. Kadının beş yaşında bir kızı vardı. Ve hamile idi. Gogh 'sorumluluğu alamam' diyerek kadını terketmişti. Kulağını kesip verdiği kadının büyük ihtimalle bu kadın olduğunu düşünüyorum. Theo, ağabeyisini akıl hastanesine yatırdı. Bu ilk akıl hastanesine yatışı değildi. Daha önce yatma sebebi ise geceleri evinden çıkıp sokaklarda ağlıyor, soyunuyor, çocukları korkutuyor oluşuydu. Ama ertesi gün bunların hiçbirini hatırlamıyordu. Sesler o dönem iyice arttığı için Gogh akıl hastanesinde yatmayı kabul etti. Lakin bir süre sonra yine sesler ve hayaller devam etmiştir.
Doktorunu seviyordu. Hatta ona 'en az benim kadar deli' diyordu. Gogh'a sadece tek teşhis konulmamıştı, 'psikoz' 'şizofreni' 'bipolar' başlıca rahatsızlıklarıydı.
Görmüş olduğunuz, en alta koyduğum resim ise Gogh'un intihar etmeden önceki resme aldığı tablo.. Adı: Buğday Tarlasında Kargalar. (Kesinliği ispatlanmamıştır. Ama çoğu araştırmacılar son tablo olduğunu söyler. Hatta filminde de öyle bir tarlada kendini öldürür veya öldürülür.)
KAÇINILMAZ SON OLAN İNTİHARI (?)
1890 27 Temmuz'unda göğsüne ateş etmiş veya 'edilmiştir’. Tam iki gün acıyla cebelleşmiştir. Haberi alan Theo ağabeyinin yanına gitmiştir ve Gogh kardeşinin ellerinde son nefesini vermiştir. Ölümünün nasıl gerçekleştiği hala meçhuldur. Kimisi intihar etti derken kimisi de iki genç tarafından kazara öldürüldü der.


Theo'ya Mektuplar Kitabı

(Theo'ya Mektuplar Kitabı)

SANATI, PSİKOLOJİSİ - YAZDIĞI MEKTUPLARI
Kitabın (Theo'ya Mektuplar) ilk sayfalarında okuduğum hakim düşünce tam olarak şu; fakirler zenginlerden daha aziz!
Gogh'un sefalet içinde sürdürdüğü yaşamının izlerini kitapta çok net belli ediyor.
''İçten, candan yaşayan, gerçek acılar ve hayal kırıklıklarıyla karşılaşıp da yıkılmayan adam, her işi rastgelen ve bir bakıma bolluk içinde ömür süren adamdan daha değerlidir.''
Sonrasında Gogh çok emin. Sanki hayatında her şey yolunda. İstediği mesleği bulmuş, aitliğini yaşayan, ezilmeyen bir imaj ile karşımızda duruyor.
''İşte böyle anlarda dile gelmeyen, sözle anlatılmayan bir çaresizlik karşısında işte o an Tanrı bizimle.''
Bu kısımlarda İngiltere'ye papaz olmak için dilekçe vermiştir ama en az yirmi beş yaşında olması gerektiği söylenmiştir. Gogh o dönemde kendisini İsa zannediyor gibi... Köyündeki maden işçilerine destek oluyor ve kendisi için 'karanlıktaki ışık' diyordu. Ama bu hakikate kimse kulak asmıyor diye de isyanlardaydı..
Daha sonrasında ufak tefek yıkılmalar ve gerçeğin Gogh'a nasıl tokat attığını göreceğiz.
15 EKİM 1879
''Hayatımda bir düzelme,bir ilerleme olsun! Buna can atmıyor muyum?''
Gogh resme başlamıştı artık..
Göçebe yaşam tarzına artık boyun eğmiş ve gittiği yerleri gözlemlemeye başlamıştır. İnsanları, evleri, çiçekleri, gökyüzünü, doğayı, ufak detayları.. Her şeyi resmetmeye başlamıştır. Resim onun için çıkış noktasıydı. Resim yaparken var oluyordu. Resimle bütünleşiyordu. Ona aşıktı. Ama resmin yanı sıra kitapta *K diye bahsettiği dul kuzenine de aşıktı..
Yukarıda bahsettiğim gibi red cevabı alan Gogh, kardeşine mektupta bunu söylüyor yanına da şöyle yazıyor,
''Boyun mu eğeyim? Yoksa umut beslemekten vazgeçmeyeyim mi? Ben son şıkkı seçtim.
Üç aşama var:
1. Sevmemek ve sevilmemek
2. Sevmek ve sevilmemek (benim durumum)
3. Sevmek ve sevilmek.
İkinci aşama birincisinden güzeldir. Üçüncüye gelince üstüne yoktur!''
Gogh'un bu tutkulu yapısı onu sona hızlıca götürür iken, bu sondan haberinin olmaması çok üzücü. 'Nereden biliyorsun?' diye soracak olursanız,
s: 20
''Aşk gerçekten olumlu bir şeydir. Güçlü bir şey.. Öylesine var olan bir şey ki, seven insan nasıl canına kıyamazsa, bu duygusunu da atamaz içinden. Ama diyeceksin ki 'canlarına kıyan insanlar var' ben de derim ki 'bu çeşit eğilimleri olan bir adam değilim''
Kendini intihara meyilli olarak tanımlamayan Gogh’un resime olan aşkı gün geçtikçe artmaya başlamıştır. Şöyle diyebiliriz; hayatının en felsefi, mutlu, içten günlerini 1879 yılında yaşamıştır.
“Üzüntü istemiyorum. Üzgün insan görmekten bıktım” diyen Gogh aynı cümle içinde “Kendimi üzüntüye kaptırıp yüreğimin gücünü de yitirmek istemiyorum” demiştir. Gogh'un bu kendini arayışı onu depresifliğe daha çok yakınlaştırıyordu. Onun için “Sanatçı demek hep arayan ve yetkini hiçbir zaman bulunmayan” demekti.
NİSAN 1980 civarlarına gelelim..
Son yazdığım paragrafta üzüntüyü sevmeyen ama aynı zamanda üzüntünün akışına girmekten korkan Gogh, yüreğinin gücünü çoktan yitirmişti..
s: 34
''Çoğu insanların gözünde neyim ben? Değersizin biri ya da tuhaf, aykırı, hoşa gitmeyen adam. Toplumda kendine bir yer bulamamış, yer bulamayacak olan yaratık, yani hiçten de aşağı bir şey..''
Sonrasında ise şu sözleri yazmıştır 'Madem öyleysem eserlerimle aykırı adamın gönlünde neler olur göstereceğim'.
Bir nevi kendini ispatlamaktı bu..büyük bir açlıkla, sevgiyle resim yapsa da, resimleri kimse tarafından alınmıyor, beğenilmiyordu.. Kendini iyice değersiz gören Gogh'un tamamen çöküşü burada başladı. Yapayalnız olan Gogh, felsefi düşüncelere tekrar dalmış olacak ki 'Cennet mavi olabilir ama insanın çilesi daha güzeldir' demiştir. Bunu deme sebebi bi şekilde, bir yerden aziz görünmeye çalışması, çabalamasıydı. Çırpınmasıydı.. ''Acı çekiyorum ama bakın güçlüyüm” demenin başka bir versiyonuydu.
s: 61
“Dün kilisenin görüldüğü birkaç resim çizdim. Yine de insanların gözlerini çizmek daha çok hoşuma gidiyor. Çünkü insan gözlerinde kiliselerde olmayan bir şey var; kiliseler görkemli olup bizi etkiliyorsa da, bir insanın ruhu, baldırı çıplak birinin, bir sokak kızının da olsa, daha ilginçtir benim gözümde.”
Gogh artık dini değerleri bile resme faydası açısından yorumluyordu. Resim onun için her şeydi lakin beğenilmemesi onu çok üzüyordu. 'Ben ressam mıyım? Değil miyim? Ben neyim?' diye kendine soruyordu sürekli.
Resme olan aşkı o kadar yoğun hale gelmiştir ki *K bile umrunda değildi artık.
1890'LARA YAKIN. ÇÖKÜŞ ARTIK YAKIN.
''Tasasız olmak, günün birinde parasızlıktan kurtulacağını ummak, hayal!''
Hayatının bu diplerde ilerlemesini artık kabul etmiştir. En büyük acı da buydu. Artık geri dönüşü yoktu hayatının. Kitabın ilk başlarında 'Vakit çabuk geçer. Bir alanda ilerlemek lazım' diyen Gogh artık bunlara hayal gözüyle bakar olmuştu.
KIZIL DELİ diye adı çıkmıştır Gogh'un. Sebebini yukarıda yazdım. Bunu s: 96' da şöyle dile getiriyor ''İnsan ressam oldu mu adı ya deliye ya da zengine çıkar''
Kulağını kestikten sonra hastaneye kaldırıldı. Gogh artık büsbütün kendini kaybetmişti.
''Ne sefalet! Geberip gitmem daha iyi olurdu doğrusu, bu kadar dert çekip dert olmaktansa...''
Artık kendini sığıntı gibi görmeye başlamıştır. Ruhsal hastalıklarını had safhada yaşamaya başlamıştır.
''Hayatta bir baltaya sap olmadım. Kendimi dengeye sokamadım.'' Gogh hastanedeki insanların onu zehirlemek istediklerini düşünüyordu.
Aklı, şuuru tamamen gitmiş bir adamdı artuk. Her şeyi, herkesi bıraktı. Bir tek resmini bırakamadı... Ölene dek resim çizdi. Belki onu insanlar değil boyalar, fırçalar anlıyordu.

Gogh'un tablolarını ayrı bir zamanda yorumlayacağım. Ama eser yorumlamak için, eseri yaratanı bilmek gerekir. O yüzden bu yazımız burada kalsın. Bu dünyadan bir Kızıl Saçlı DAHİ geçti..


Ölmeden önceki yaptığı resim.

(Ölmeden önceki yaptığı resim.)


Bunlar da İlginizi Çekebilir


Türk Musikisinin Yüzü Selahattin Pınar

Selahattin Pınar bu duruma daha fazla dayanamaz, ceketini alır ve son sözünü söyler; “Bir gün gelecek, benim adımla anılacaksınız!”

Daha Fazlasını Oku
Felsefenin Verdiği İlk Şehit

Buradan yine anlıyoruz ki Sokrates'in dinsiz olma gibi bir ihtimali yoktur. Çünkü ruhun varlığını sürdüreceğine dair inancı vardır.

Daha Fazlasını Oku
İntiharın 4 Hali - Bölüm 1 (Virginia Woolf)

Eşine ve kardeşi Vanessa'ya intihar notu bıraktı ve ceketinin ceplerine taşlar doldurdu, evinin yakınlarındaki Ouse Nehrine gitti, kendini suya bıraktı.

Daha Fazlasını Oku