İntiharın 4 Hali - Bölüm 2 (Sylvia Plath)


Sylvia Plath

(Sylvia Plath)

Sylvia Plath, hepimizin kenarından köşesinden aşina olduğu Amerikalı yazar ve şair. Öyle bir intihar zinciri ki bu, çığlıkların bile bir ses olamadığı zamanlar... Plath, bu sessizliği şöyle anlatıyor, “Sessizlik büyüdü, büyüdü, bir an geldi ki kulak zarlarımın sessizlikten patlayacağını sandım.” Fazla sessizlik, fazla yalnızlıktır. Ve tercih edilmemiş yalnızlık da, acı çekmektir. İşte Sylvia Plath, tercih edilmemiş bir yalnızlığın ürünü. Kırık, ürkek, vahşi Plath...

1932 yılında ABD'nin kuzeydoğu kıyısında olan Massachusetts eyaletinde doğmuştur. Çoğu kız çocuğun genelde ilk göz ağrısı, ilk aşkı babasıdır. Sylvia'nın da öyleydi... Zeki, endamlı, merhametli bir babası vardı. Lakin Plath henüz 8 yaşındayken hayatını kaybetmiştir. Bu acıyla beraber, ilk şiirini de 8 yaşında yazmıştır Plath. Şiir yazmak zaten pek mutlu insan işi değildir. Babasının vefatı onda derin bir yara açmıştır. Ve hayatı boyunca baba figürü olmadan, içindeki boşlukla yaşamıştır. Bu içindeki boşluk onu depresyona itmiştir.

Hayatını dolu dizgin yaşamayan, sürekli hayatı sorgulayan bir yapısı vardır. Bu durumunun çaresi olmadığını düşünmüştür ve üniversitenin ikinci yılında uyku haplarını içerek ilk intihar girişiminde bulunmuştur. Ve sonrasında akıl hastanesine yatırılmıştır. Bundan öncesi de vardır. Evin içinde kardeşi Warren'e çok ilgi duyulduğu için Sylvia kendini çok yalnız hisseder. Ve bu acıyı hafifletmek için jiletle bacaklarını keserdi. Çocukluğundan beri gelen duygusal bir boşluğu vardı. Bu duygusal boşluğu ise fiziksel acıyla kapatacağını düşünüyordu. Annesi kardeşine çok düşkün olduğu için annesine karşı içten içe nefret beslemişti. Hal böyle olunca babasına olan özlemi ve bitmek bilmeyen düşünceleri de artarak devam ediyordu. Çünkü çevresinde Sylvia'yı yürekten seven ve onun elinden tutan kimsesi yoktu... O da şiirler yazıyor, acısını dile getirerek böyle rahatlıyordu. Ama ölüm düşüncesi tıpkı Woolf gibi aklından hiç çıkmıyordu...

Yazılarını ve şiirlerini üniversitenin öğrenci gazetesi olan Varsity'de yayımladı. Yazı ve şiirleri aslında Woolf'tan epey farklıdır. İkisini de okuduğumuzda altta yatan feminizm düşüncesi vardır lakin; Plath, Woolf'a göre çok daha cesur bir kaleme sahiptir. Düşüncelerini ve yaşamını kaleme alıyor, ne hissettiğini, nasıl olduğunu saklamadan kağıtlara, tek dostu olan kelimelere döküyordu. “Sırça Fanus” adlı kitabında hayatının tüm izlerini, kısacası yaşamını yazmıştır.

Plath feminizm düşüncesine sahipti. Bir erkeğin himayesi altına girmek istemiyor, kadınların korumaya ihtiyacı olmadığını düşünüyordu. Evin hanımı olup ev işleriyle uğraşmak istemediğini de açıkça söylüyordu. Aşık olmak veya sevmek de ona göre değildi... Kendi kendine yetebilirdi elbette! Yalnızlığı seviyordu.

Aslında bunların hiçbiri Plath değil. Plath kurabiyeler yapmayı seven, kocasına kör kütük aşık olan, çocukluğundan beri sahip olduğu yalnızlıktan korkan bir kadındı. Plath, olmak istediği kişi gibi davrandı. Lakin daha fazla bunu saklayamadı. İçindeki benliği tüm gücüyle, elinde balyozla Plath'ı yerle yeksan etti. Ve Plath evliliğe aşırı karşıyken genç yaşında İngiliz Şair Ted Hughes'la evlendi... Çocuk yapmaya karşıyken hamile kaldı.


Sylvia, Ted ve Assia

(Sylvia, Ted ve Assia)

* Sylvia Plath - Ted Hughes *

Plath, kazandığı Fullbright bursuyla (ABD'nin en prestijli burs programı) Cambridge Üniversitesi'ne girmiştir. Bu süre zarfında hala şiirlerini yayımlamaktadır. Plath, Ted Hughes'la 25 Şubat 1956'da İngiltere'de bir partide tanışmıştır. 1961'de BBC’de yaptığı röportajında onunla nasıl tanıştığını şöyle anlatıyor:
“Dergide Ted'in bazı şiirlerini okudum ve çok etkilendim. Onunla tanışmak istedim. Partiye gittim ve orada tanıştık. Ve birkaç ay sonra aniden kendimizi evlenirken bulduk. Birbirimize şiir yazmaya devam ettik. Sanırım ikimiz de çok fazla yazdığımız ve bunu yaparken çok iyi vakit geçirdiğimiz için, bunun devam etmesi gerektiğine karar verdik.”
Evliliklerinin cicim ayları geçtikten sonraki süreç, pek Plath'ın hayal ettiği gibi olmadı... İlk kızları Frieda doğdu. Bir sene sonra Plath ikinci çocuğuna hamile kaldı ancak onu düşürdü. Evlendiği süre zarfında ve evlilik sürecinde manik atakları devam ediyordu, öncesinde de intihar girişiminde bulunduğu için terapiste gidiyordu. Ve terapistine yazdığı bir mektupta Plath düşük yapmadan iki gün önce Hughes'ın onu dövdüğünü yazmıştır. Zaten fazla hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olan Plath için bu çok ağır bir acıydı. Kocasına bu denli aşıkken şiddet görüyordu ve eskisi gibi şiir yazamadığı için aşağılanıyordu. Plath kendini git gide değersiz hissediyordu.

Daha sonrasında oğulları Nicholas doğdu. Plath iyice huysuzlaşmıştı... Evden dışarı çıkmıyor, iki çocuğuyla evde duruyordu. Plath, olmak istediği kişiyi çoktan mezara gömmüş ve işte asıl benliğinin acısını yaşamaya başlamıştı. Kocası Ted ise evden ve Plath'dan oldukça sıkılmıştı.

* Ted Hughes ve Assia Wevill Birlikteliği. *

1962 Mayıs'ında Assia Wevill ve üçüncü kocası şair David, Plath ve Hughes’i birlikte bir hafta sonu geçirmeye davet ettiler. Hughes, Assia'dan hoşlanmıştı. Plath ise durumun farkındaydı. Artık son demlerini yaşıyordu... Elini kime uzatsa terkediliyordu, aldatılıyordu. Plath'ın tek isteği sevilmek, değer görülmekti. Zaten huysuzlaşan ve depresif ataklar yaşayan Plath kıskançlık krizlerine giriyordu. Hughes, evde bir başına Plath'ı bırakıyor Assia ile beraber oluyordu. En kötüsü ise Plath ile balayı yaptıkları yere Assia'nı götürüyordu.

Ve işin sonuna gelinmişti artık. Hughes, Assia'ndan vazgeçmeyeceğini söylemişti. Plath hayatının en büyük darbesini de böylece yemiş oluyordu. Darbe sadece aldatılmanın acısı mıydı? Hayır. Aşık olduğu adamda bir baba figürü aradı. Ve aşık olduğu adamdan dayak yedi, yetmedi aşağılandı. Plath hayatı boyunca neyi yapmam dediyse, yaptı. Aşağılanmanın verdiği hissiyatı kendisiyle özdeştirdi ve artık tamamen çökmüştü. Hayatının bir sonu ve ışığı yoktu. Çünkü artık benliği yoktu. Bu hayatı sürdürmeye çalışmak sadece acısını daha fazla arttıracaktı.
Kim bilir... Belki de iyileşmek istedi. Ve Ted'e güvendi. Sevginin iyileştirici bir özelliği vardır. Ama Sylvia o sevginin zehriyle yaşadı. Bu onun son damlasıydı... Zaten çocukluğundan beri değersiz ve yalnız büyümüştü. Şimdi bir parça değeri de aldatılmanın kurbanı olmuştu.

1962 - 1963 yılları Plath'ın kabus yıllarıydı. Özellikle kış ayları depresif atakları artıyordu. Ama o 1963 kışında sadece atakları artmamış, kasvet Plath'ı içine hapsetmişti. Ve 11 Şubat 1963'te bir altın nilüfer bu duygularla canına kıymıştı.

Yapmaktan en çok zevk aldığı şeyi yaptı, son kez. Kurabiye... Çocuklarının yanıbaşına kurabiye ve süt bıraktı. Kapıyı örttü, içerisine gaz girmesin diye iyice bantladı. Hiç bu kadar planlı olmamıştı... Hiç bu kadar gözü kararmamıştı. Ruhunun acısını dindirmek için kendine zarar vermek yetmiyordu. Ve birçok uyku hapı yuttu, peşinden gaz fırınına kafasını soktu. Uyku hapı yutması belki ölümün uykuya benzeyeceğini düşündüğü içindi. Uyuyacaktı... Ve uyandığında çok farklı bir alemde olacaktı. Bu acılar bitecekti. Ruhunun sahibi olan Yaratıcıya gidecekti.

* İntiharından sonra Ted Hughes *

Bu intihar epey konuşuldu. Ve insanlar Plath'ın intiharında Ted Hughes'in parmağı olduğunu düşündüler. Ted Hughes ise hiç konuşmadı. Ama onun yerine belgeler konuştu...

2017 yılında, Plath'ın psikaytrist Dr. Ruth Barnhouse'a yazdığı mektuplar ortaya çıktı. İntihardan bir hafta önce yazılan mektuplarında, Hughes'in evliliğin son yıllarında fiziksel ve psikolojik olarak kendisine tacizde bulunduğundan yakınmıştır.


Ted, Assia ve Shura

(Ted, Assia ve Shura)

* Assia Wevill *

Assia ve Ted hayat arkadaşı olarak hayatlarına devam ettiler. Ama kaderin cilvesi mi dersiniz, feleğin sillesi mi, ilahi adalet mi yoksa ‘tüh ah vah’ mı dersiniz bilmiyorum. Ama sonları epey bir hazin olmuştur. Plath intihar ettiği sırada Assia, Hughes'in çocuğuna hamileydi. Ancak Plath'ın ölümünden kısa bir süre sonra kürtaj yaptırdı. Hughes intihardan sonra Assia'yı aldı ve Plath'la yaşadığı eve götürdü. Orada yaşamlarını devam ettirdiler. Assia, Plath'ın iki çocuğuna baktı. Plath'ın eşyalarını kullandı. Hatta bazı kaynaklara göre Plath gibi olmaya çalıştı. Hatta kaba tabirle delirmeye çalışıyordu. McLean akıl hastanesine kabul edilmek istiyordu. (Plath'ın tedavi gördüğü yer.) Plath'a takıntılıydı. Belki de intihar etmiş bir kadının evinde yaşamak ona iyi gelmemişti. Hatta o kadının kocasıyla ve çocuklarıyla beraber yaşamak ona pek iyi gelmemiş olabilirdi. Sylvia'nın ruhu git gide ona yapışır olmuştu... Plath gibi yazmak istiyordu, Plath gibi davranıyordu. Toplumun ve akrabalarının baskısını çok fazla yaşıyordu. Çünkü herkes Plath'ın ikisi yüzünden intihar ettiğini düşünüyordu.

1965 yılında Assia, Ted'den tekrar hamile kalır. Ve bir kızı olur. Ted Hughes aynı sadakatsizliği bu sefer Assia'ya gösterecekti. Evlerine sık sık gelen kendisinden 20 yaş küçük hemşire Carol Orchard'dan hoşlanmaya başlar. Ve Assia durumun gayet farkındadır. Baskı, kıskançlık onu depresyona doğru itmeye başlamıştır... Özgür ruhlu olan kadın Assia evinin hanımı, çocuklarının annesi olmuştur. Bu kader size tanıdık geldi mi?

Assia için hazin son çok yakındı... Assia, Mart 1969'da kızı Shura'yı alıp Okeover Malikanesi'ndeki evlerine götürdü. Önce mutfağın kapısını kapattı, pencereyi kapattı. Hiçbir hava gelmediğinden emin oldu. Sonra uyku haplarını bir bardak suda eritti, içti. Ve sonra gaz sobasını çalıştırdı. Assia ve 4 yaşındaki kızı Shura o mutfaktan canlı çıkamadılar...

Sylvia ile aralarındaki tek fark, Sylvia çocuklarının yanına süt ve kurabiye koyup gitmişti. Assia ise çocuğuyla beraber gitti...

Ted Hughes ise hiçbir şey olmamış gibi birkaç ay sonra kendisinden 20 yaş küçük hemşire Carol Orchard ile evlendi. Ve ölene kadar o kadınla evli kaldı. Carol ise Sylvia'nın yazdığı mektupları yalanladı. “Böyle bir şey mümkün değil.” dedi. Eşini savundu. Ted Hughes 1998 yılında eceliyle vefat etti.
* İntiharın Kaderi... Sylvia'nın Oğlu. *

Sylvia'nın oğlu Nicholas Hughes akarsu salmonid ekolojisinde uzman olarak bilinen bir biyologdu. İşinde gayet başarılı ve zeki bir adamdı. 16 Mart 2009'da Alaska'nın Fairbanks kentindeki evinde kendisini astı. Nicholas'ı tanıyan herkes onun uzun süredir tıpkı annesi gibi depresyonla mücadele ettiğini söylediler...

* Mesleğin soybağı... Sylvia'nın Kızı. *

Sylvia'nın kızı Frieda Hughes tıpkı annesi ve babası gibi şair oldu. Aynı zamanda ressam da oldu. Çocuk kitapları çıkarttı ve birçok sergisi oldu. Halen yaşamaktadır. (60 yaşında.)

Sylvia'nın son çığlıkları...
İşte O Kitap: Sırça Fanus.

Kitabın yorumunu *Kitap Önerileri* kısmından bulabilirsiniz.

Bir söz vardır ya... Biri ölür üzülmezsiniz, sonra sandalyeye asılı hırkasını görürsünüz, o hırkanın duruşu kalbinize oturur. İşte bu kitap da tıpkı öyle. Sylvia öldü. Geride, arkadaşı olarak gördüğü bu kitap kaldı. Derdini, isteğini, acısını bu kitaba anlattı. Mesela...
Sylvia diyor ki, “Asla sıcak bir banyoda olduğum zamanki kadar kendim olamam.” Çünkü sıcak suya girdiğinde üstündeki pisliklerden temizlendiğini düşünüyordu... Kendini o kadar değersiz görüyordu. İntihar girişimini sıcak suyun içinde kendini keserek yaptı. Belki de öldüğünde tertemiz gitmek istedi. Bu ölmüş bir kadının hisleridir.

Dahası ise tüm umudunu kaybetmenin verdiği bir özgüven vardı. “Yer inanılmaz güvenli gelmişti. Zaten düştüğüm ve daha fazla düşemeyeceğimi bildiğim için rahattım.” diyor. Bu cümle “Ne olursa olsun, daha fazla yıkamazsınız beni. Çünkü zaten bir enkazım.” demenin başka çeşidiydi.

“Çok kötü bir dansçıydım. Müziğe hiç uyamazdım. Dengem öyle bozuktu ki, beden eğitimi derslerinde ellerimizi yana açıp başımızda bir kitapla dar bir tahtanın üzerinde yürüdüğümüz zaman hep yana devrilirdim. Ne at binebiliyor, ne kayak yapabiliyordum. Almanca konuşamıyor, İbranice okuyamıyor, Çince yazamıyordum. Önümde BM delegelerinin temsil ettiği ülkelerden çoğunun haritadaki yerlerini bile bilmiyordum.” diyor. Ne yaptığını bilmeyen ve sadece hayalleri dilinin ucunda kalan bir kadındı. “Hep yetersizdim.” diyor. Bunu 30'unda intihar etmiş bir kadın diyor.

Sylvia'nın fotoğrafını görmek veya hayatını okumak çok etkilemese bile şu tümceleri okumak insanın yüreğini sızlatıyor. Sylvia Plath bu dünyadan kırgın, aldatılmış ve kimsesiz gitti. Kimseye zararı dokunmadan, kimseye çarpmadan... 8 yaşındaki hasretliğine, babasına gitti.
-

Yazımın içinde Sylvia için altın nilüfer lakabını kullandım. Bunun sebebi Sylvia'nın mezar taşında yazılı olan şu cümledir,
''En harlı alevlerin ortasında bile altın nilüfer yetişir.''


Sylvia Plath'ın ölümü

(Sylvia Plath'ın ölümü)


Bunlar da İlginizi Çekebilir


İntiharın 4 Hali - Bölüm 3 (Anne Sexton)

Anne Sexton kızına tacizde bulunmuştur. Bu bilgiden sonra Middlebrook, kızı Linda'dan bunları yayınlamak için izin alır.

Daha Fazlasını Oku
İntiharın 4 Hali - Bölüm 4 (Nilgün Marmara)

13 Ekim 1987'de Kadıköy ilçesine bağlı Kızıltoprak semtindeki evinde, beşinci kattan kendini aşağıya bırakmıştır.

Daha Fazlasını Oku
Felsefenin Verdiği İlk Şehit

Buradan yine anlıyoruz ki Sokrates'in dinsiz olma gibi bir ihtimali yoktur. Çünkü ruhun varlığını sürdüreceğine dair inancı vardır.

Daha Fazlasını Oku