Karanlık


3a

Karanlığın ne çirkin yanı vardır. İnsan acılarının üstünü örttüğünde karanlığa saklanır ve yıllar geçtikten sonra "Karanlık iyidir. Aydınlıkta her şey açık seçik ama karanlık gizli kutu gibidir. Seni saklar, seni kollar.” diye avutur kendini; Yalandır halbuki. Karanlığa girince insan, aydınlatamaz hiçbir şey onu. Ben çocukluğumdan beri karanlıktayım. Sabahım öğlenim bile karaydı. O kadar karayı düşündüm ki; bahtım, alın yazım da kara olacak.

Televizyon sesi bile bana ürkütücü gelirdi. Sabah 6’da çalışan makine sesi rahatlatırdı. ‘Birisi var' derdim. Yalnızlığı seviyor muydum ben sahi? Yalnızlığı seven insan biri var diye sevinir miydi? İnsan yalnızlıktan hayallere dalar mıydı? Yalnızlık bir insana haddinden fazla yüklenmemeliydi. Hele ki çocuk yaşta. Bir pencere ürkütürdü, bir de ucu bucağı olmayan üç anayollu sokaklar... Toprağın nemi, yağmurun sesi, televizyonun mavi ışığı, saatin tik takı, uzaktan gelen kahkaha sesleri. Bunlar beni korkutuyor. 'Birileri var' demiyorum böyle zamanlarda. 'Birileri yaşıyor' diyorum. Ben tabut gibi yatağımda büzülüp hüngür hüngür ağlarken birileri yaşıyor. Tek çaremin müzik ve kitap olduğu zamanlarda birileri yaşıyor. Ağladıktan sonra kendime, yaşantıma beddua edip, sonra 'beddua etmek günah mı?' diye düşünürken, Allah ile konuşurken yaşayamadığımı hissedince 'birileri yaşıyor ama!' diye geçirirdim içimden. Birileri yaşarken ben niye ölümü yaşıyordum? Tüm dünyanın kahrını, üzüntülerini, sevdiklerimin acılarını niye üstüme bindiriyordum? Soysuz insanın, kaypak ikiyüzlülüklerinin, dedikodunun, açgözlülüğün altında ben neden eziliyordum?

Hiçbir detay bana huzur vermiyordu eskiye dair. Kabuslarımda bile hep kayboluyordum. Islak toprağın üstünde varmak istediğim yere koşuyordum. Karanlıkta. Ama nereye varmak istediğimi dahi bilmiyordum. Korkarım ki bu gerçek hayatımdı. Korkunç kabuslar görürdüm. Çoğu gerçek gibiydi. Ya kayboluyordum ya kaçıyordum. Rüyalarım hep böyleydi. Ve sürekli mücadele ediyordum. Daha sonra mücadeleden yorulup uyanmak istiyordum ama bie felçlilik hali bastırıyordu. Uyanmak istesem uyanamıyordum. Bir de üstüne korkunç sanrılar görüyordum. Karartılar, sesler, çığlıklar... Çığlık atmak istesem sadece çenemi bir milim açıyordum. Bana bir bağırışı, bir fısıltıyı çok görmüştü hayatım. Ben de hep içime dönüp çaresizce ağlıyordum. Uyumaya korkuyordum. Şimdi bana gelip en büyük servet ve şans ne deseler, ‘uyumak’ derim. Çünkü biliyorum uykusuzluğun acısını. Herkes uyurken çektiğim acıyı ben biliyorum.


Bir saat deliksiz uyku bile benim için o kadar büyük lükstü ki. Ahiretler beni çağırıyor sanırdım. Oysa duyduklarımı yaşamamıştım. Ne televizyon izleyebilmiştim, ne kahkaha atabilmiştim. İnsan yaşayamadan ölür müydü? Ne diye yaratıldım ben o zaman? Ben yaşamayacaksam niye vardım? Kabuslarım peşimi bırakmıyordu. Hep aynı kabuslar, aynı mekan ve aynı korkunçluk vardı. Bir süre sonra bünyem buna alıştı. Korkunç rüya gördüğümde “Evet bu bir rüya birazdan uyanacağım” diyordum. Ya da felç hali geldiği zaman geçmesini bekleyip sonra geri uyuyordum. Ama yine de huzur yoktu. Bir kapana sıkışmış ruhum, sanki bedenimden kaçmak istiyorcasına işkenceler ediyordu bana. Ruhum kabuslarımın birinde kaçmak istiyordu. Tam kaçacakken ben uyanıyordum. Kaçmak kolay mıydı? Ruhum benim ruhum... Azrail'e meydan okuyordu. Ruhun bedenden kaçması kolay mıydı? Bir kelebek etkisi, bir kader döngüsü, bir hikmet olması lazımdı. Ruhum bedenimden o kadar sıkılmış ki, ölünce belki yeni bir yaşama tutunurum diyordu. Ya da o gördüğüm kabuslarda yolumu kaybettiğimde ruhum, “Ben bulurum bu yolu! Özgürlüğe kavuşurum” diyordu. Sahibinden hayır yoktu çünkü.

Ertesi sabah okula gittiğimde herkes o kadar normaldi ki. Çocuklar cıvıl cıvıl, şen şakraktı. Annesinin tatlısını yiyen, babasının aldığı meyveleri yiyenler vardı. Arkadaşlarıyla petek yanlarında konuşanlar vardı. Hiçbirini tadamadım. Gerçek bir okullu, gerçek bir öğrenci hiçbir zaman olamadım. Ne okuyabildim, ne de bana okutabildiler. Kayıptım. Bilinçaltım da bunu bana hep gösteriyordu. Karanlık, üç dört anayollu, ucu bucağı olmayan yollarda kayboluyordum.

Hava ıslak, toprak nemli ve çamurluydu. Hala düşündüğümde çok ürperirim. Ne zaman karanlıkta sokakta olsam hep o rüya aklıma gelir. Evimin yolunu bulmaya çalışıyordum ama oraya gitmek de istemiyordum, önümde uzun yollar vardı ama sonu yoktu.

Ne korkunçtu... Bir kara deliğin içindeydim. Ve çıkış yoktu.

Ne kurtarıcı bekledim, ne de kendimi kurtardım. Savruluyordum sokaklarda. Büyüdükçe farkettim ki o yollara girmeye başladım. Birinci yola girdim başarılı olamadım. Rüyalarım hala devam etti... İkinci yola girdim yine başarılı olamadım. Bu sefer de hep birinden kaçıyordum. Artık büyüdüm ya... Rüyalarımı yönetebiliyordum. Madem uyanamıyordum, madem bu bir rüyaydı, o zaman yaşayayım. Bari rüyamda yaşayayım…

Üçüncü yola girdim yine başarılı olamadım sonra bir yola girdim, karanlık. Ama karanlığın rengi yok. Sanarsın ki kainat daha yaratılmadı. Öyle bir yol bu. Elimde ne ışık var, ne de yanımda yandaş. Alışıktım buna nasılsa, korkmadım. Yürüdüm. Nereye çarparım, nerede düşerim, önüm uçurum mu demeden yürüdüm. Sanki karşısında son bir savaş kalmış bir padişah gibi onurla, gururla, edayla öleceğimi bile bile yürüdüm. Hiçbir şey korkutamaz artık beni... Ben bunları biliyordum. En acı şeyi yaşamıştım. Ruhum can çekişiyordu. Hem ruhumun hem kendimin azabına bir son verecektim. O özgürlüğüne ben ise bir sofraya yemek olarak gidecektim.

Ayaklarımın dermanı yoktu. Sesler duyuyordum ama onları bile umursamıyordum. Bir ayağım bir ayağımın üstüne çıkıyor, diğeri sendeleyerek yürüyordu. Âdeta bir gazi gibiydim. Bir yere basacaktım ve BUM! Yeni bir dünya işte. O basacağım bombayı bekliyordum.


Öyle bir çığlık attım ki. Allah yaratmadan önce bu çığlığı duysaydı, beni ilk kulu yapardı. Ne büyük çığlık attım! Boğazımın ağrısından iki gün konuşamadım. Sağ damarım yırtılacak gibiydi, şah damarımın ipi kopacaktı. Dilim, damağım titriyor gibiydi. O gün ne varsa döktüm işte. O çığlıkla aktı gitti hepsi.

Yürüdüm. Çığlık attıktan sonra yürümeye devam ettim. Ama içime bir şey doğmuştu. Bir heves vardı, bir sevinç. Geri dönmek istesem döner miydim? Ya şimdi çakılıp düşersem? Ya ölürsem? Bir kıpırtı vardı içimde. Bir yola yaklaşmış gibiydim. Hayvansı iç güdülerim yürümemi söyledi. İşte korku tekrar sardı…

Daha dikkatli mi yürümeliydim? Hayır. Dikkatli olmak insanı uçuruma götürürdü. İnsan bildiği gibi, içinden geldiği gibi yürümeliydi. Korkusuzca adımlarımı attım. Attım... Attım. Bu adımlar günler, aylar sürdü ve bir yerden sonra artık yolum buydu. Yürümek. Yolsuzluğun içinde bir yol bulmuştum ve evet amacım ise yürümekti. Her gece yürüdüm. Sabah okula giderken bile geceyi düşünüyordum. Yürüyecektim. O karanlık yol belki sonumu, belki başlangıcı getirecekti.

Bir gece yürüdüğümde yine sesler duydum. Uzaktan gelen, insanı tedirgin eden bir ses. Kaçmak istedim ama hiçbir şey göremiyordum. Adımlarım hızlandığında aslında o sese doğru gittiğimi farkettim. Geri dönmek istediğimde ise o karanlık yol bir duvara dönüşmüştü. Ve çarpıyordu beni. Bu yolun geri dönüşü yoktu!

Koşa koşa ilerlediğimde o sese daha çok yaklaşıyordum. Yaklaştıkça korkuyordum, öylece duramıyordum da. Ya beni de duvar ederlerse?

Karanlık silüetler gördüm. Bir ordu gibi, evet işte sonum dedim. Bu yolun sonunda böyle insanlar varmış. Ölüm böyle bir şey herhalde diye düşündüm. Uzun bir yürüyüşten sonra toplanmak.

Ama biri vardı. Koşuyordu. Bana doğru gelemiyordu. Geri kaçmak istediğinde karanlık, duvar olup onu da çarpıyordu. O da nereye düştüğünü bilmiyordu... O da kaybolmuştu. Tıpkı benim gibi. Bir insan bir insanı tanımadan hiç görmeden bir silüete aşık olur muydu?

Gölgesine baktığında küçük, ucuna fındık koyulmuş gibi bir burnu olduğunu gördü. Dudakları burnuyla muntazam bir şekilde orantılı, şekilliydi. O bana gelmiyorsa ben gitmeliydim. Koştum. Sonumu bilmediğim bir yolda ona doğru koştum. Arkasına dönüp kaçmak istediğinde bu sefer duvara değil bana çarptı. O zaman anladım işte o benim hayatımın aşkıydı. İki kayıp ruh, iki yaralı bedendik. İki haylaz, iki yaramazdık. İki derviş, iki yolsuzduk. Yollarımızı aramaya çıktığımızda bulduk birbirimizi.

O yoldan nasıl kurtulduk bilmiyorum. Belki hala kurtulamadık ama o varken gittiğim yolun hiçbir önemi yok. Ben yolumu da, aidiyetimi de, hayatımı da buldum. Şimdi ise ne kabus görüyorum ne rüya. Kaybolmuyorum artık. Ağlamıyorum. Birileri beni kovalamıyor. Şimdi onunla kahkaha atıyorum. Yaşıyorum. Artık kaçmıyorum. Ruhum ise çok mutlu. Bu bedenden kaçmak istemiyor. Çünkü onun dokunduğu her yer ruhumda çiçek açıyor. Karanlık, kasvet, ıslak toprak yok artık. Toprak ıslanıp çamur olunca, o bana solucanları gösteriyor. Bir yaşamı, bir oluşumu anlatıyor. Ben artık hiçbir şeyden korkmuyorum.


Bunlar da İlginizi Çekebilir


Gölgede Kalan Sırlar

Genç bir kız cinayete kurban gider. Üstelik kendi halinde,yardımsever ve düşmanı olmayan bu kızı kim, neden öldürsün?

Daha Fazlasını Oku

Hasibe o gün işe erken geldi. Yorgun, uykusuz olmasına rağmen içi kıpır kıpırdı.

Daha Fazlasını Oku
İntiharın 4 Hali - Bölüm 2 (Sylvia Plath)

Ve birçok uyku hapı yuttu, peşinden gaz fırınına kafasını soktu. Uyku hapı yutması belki ölümün uykuya benzeyeceğini düşündüğü içindi. Uyuyacaktı...

Daha Fazlasını Oku