Dünyaca Tanınan Bir Edebiyat Olmak İçin Yolun Başındayız


210 gün önce - 5 dk okuma süresi

Türkiye’den 100’ün üzerinde yazarın yurtdışı temsilcisi ve aynı zamanda yurtdışındaki pek çok ajans ve yayıncının Türkiye temsilcisi olan Kalem Ajans’ın kurucusu Nermin Mollaoğlu, kendisiyle yapılan röportajda 'edebiyat ajanlığına, edebiyatımızın dünyadaki durumuna ve bir yazar olarak dünyaya açılmanın dinamiklerine' dair değerli açıklamalarda bulundu.
Dünyaca Tanınan Bir Edebiyat Olmak İçin Yolun Başındayız


- Sizi bulmuşken sormak isterim, edebiyat ajanı olmak ne demek?

Tam da anlaşıldığı gibi ajanlık yapmak demek. Edebiyat ajanı, temsil ettiği yazar ve kitapların, yaşadığı ülkede daha fazla okura ulaşmasını, daha iyi şartlarda sözleşme yapmasını sağlayan ve en önemlisi yazarın yolculuğunda, onun yoldaşı olan kişidir. Ayrıca bir kitabın yazıldığı dilden diğer bir dile ulaşması için köprü oluşturmak demek edebiyat ajanlığı. Farklı ülkelerdeki kitap fuarlarına, edebiyat festivallerine katılarak, orada temsil ettiği yazarların kitaplarını tanıtıp, yabancı yayıncılar tarafından yayınlanmasını sağlamak edebiyat ajanının görev tanımındaki maddelerdir.

- Çok mühim bir iş yapıyorsunuz o zaman değil mi? Yurt dışındaki pek çok yazarı buraya getirdiğiniz gibi buradan da yazarlarımızı diğer tarafa ulaştırıyorsunuz.

Kalem Ajans’ta bizim iki işimiz var. Hem Türkiye’deki yazarların diğer ülkelere tanıtılmasını sağlıyoruz hem de yabancı ülkelerin yayınevlerini ve ajansları burada temsil ediyoruz.

- Peki bizim edebiyatımızın yurt dışındaki durumunu nasıl yorumluyorsunuz? Sizce neredeyiz?

Daha çok yolun başındayız.

- Öyle mi? Peki bunu düşündüren şey nedir? Hangi açıdan yolun başında olduğumuzu düşünüyorsunuz?

Şöyle ki Amerikan edebiyatı dediğimiz zaman Türkiye üniversitelerinde onlarca bölüm var ve bu bölümlerde okuyan yüzlerce öğrencimiz var değil mi? Amerika’nın dünyadaki ekonomik, siyasi vs. gücünü sorgulamıyorum elbette, bu bir sürecin sonucudur. Dünyadaki ilk edebiyat ajanının bundan 150 yıl önce Amerika’da mesleğe başlamasının etkisine dikkat çekmek istiyorum. Neredeyse 150 yıldan beri kendi edebiyatlarını dünyaya tanıtmak için aktif şekilde uğraşıyorlar. Bize geldiğimizde bizde edebiyat ajanlığı çok yeni. Kendi edebiyatımızı anlatmaya yeni başladık. Türk edebiyatının yurt dışındaki aktif yolculuğu sadece 20 yıl önce başladı diyebiliriz. Örnek vermek isterim; benim gittiğim ilk kitap fuarlarından biri 2005 Moskova kitap fuarıydı. O zamanlar Nobel haberi henüz gelmemişti ve Orhan Pamuk’un kitaplarında yazarın ismi Arapça’ya benzer fontlarla yazılmıştı. Bu derece bizi tanımıyorlardı.

- Çok ilginçmiş.

Keşke o fotoğrafı bulabilsem de size gönderebilsem. Necip Mahfuz’un kitapları ile yan yana duruyordu. Ki bu Rusya, Moskova’daki en büyük kitapçıda gördüğüm bir tabloydu bu. Şimdiye geldiğimizde o kitapçıda en az 10 Türk yazarın kitaplarını görebilirsiniz. Evet, kapaklarındaki İstanbul algısı, camiler hepsi var, onlar değişmedi ama yine de bu 15 yılda çok yol kat edildi. Hem nicelik olarak hem de nitelik olarak.



- Bu izahat bana çok harika bir pencere açtı biliyor musunuz Nermin Hanım, sanki biz roman yazmayı beceremiyormuşuz, o yüzden bizim yazarlarımız yurt dışında ilerleyemiyormuş gibi bir algı bir algı vardır çünkü…

Bu bir süreç ve ciddi anlamda emek harcanması gerekiyor. Sizin iyi bir kitabınız var ve onu çıkarttınız diyelim; kimse gelip almıyor, onu tanıtmak gerekiyor. Onu edebiyat çevirmenlerine ve yayıncılara göstermek gerekiyor ve inanın, bu yıllar alıyor. Bir de buna uzak coğrafyalardaki kısıtlamaları ve Türkiye ile ilgili soru işaretli durumları eklediğimiz zaman, bizim işimiz çok zor oluyor. Mesela ilk başlarda çocuk kitaplarını hiçbir şekilde tanıtamıyorduk ama şu an, 15 yılın sonrasında bizim ofiste sadece çocuk kitapları ile ilgilenen ajanımız var. Burcu Ünsal, Türkiye’den yazarların ve çizerlerin çocuk kitaplarını dünyaya tanıtıyor, telifini satıyor. Çok da iyi gidiyor, mesela geçen hafta Estoncaya kitap sattı. Türk yazarın kitabının Estonca’da okunacak olmasının mutluluğunu yaşıyorum, bu kazanılacak paranın ötesinde büyük bir mutluluk, gurur. Bakmayın öyle, o pencereden çok milliyetçi gibi duruyorum ama hiç alakası yok. Milliyetçi duygularım oldukça azdır ama edebiyattan, kitapların dünya yolculuğundan bahsederken epey milliyetçi görünüyorum.

- Yok ama bu biz zaten bildiğimiz anlamda milliyetçiliği de tekabül etmiyor bence. Bizde olanın orada da olmasını sağlamak, bir şekilde kültürel kaynaşmaya katkı koymak anlamına geliyor bana kalırsa. Peki siz bir kitabın yurt dışında ilgi göreceğini nereden anlıyorsunuz? Bizim burada üretilmiş, yazılmış bir kitabın.
Yazarın biyografisine bakıyorum, daha önce yazdıklarına bakıyorum. Çevirmenler tarafından tanınıp tanınmadığına bakıyorum. Bu çok önemli bir şey bunun altını çizmek isterim. Çevirmenlerin o yazarı tanıması onu okumuş olmaları çok önemli. Bu arada diğer tarafta da bu şekilde. Sadece Türk yazarlarından bahsetmeyelim. İtalyancadan bir yazar tanıtmak, satmak istiyorsanız da o yazarın çevirmenlerce tanınması halinde çok kolay ilerliyorsunuz. Çünkü editörler hemen birlikte çalıştığı çevirmene soruyor, “Bu yazar hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye. Çevirmenin iyi referansı ile o yazarın satışları hızlı bir şekilde ilerleyebilir. Ama yeni yazarsa hiç kimse tanımıyorsa, hiçbir kitabı ile büyük satış grafiklerine ulaşmadıysa siz uğraşın durun, o kitap çok iyi deyin, anlatın… İlerlemeniz oldukça zor oluyor. Bu nedenle çevirmenlerin varlığı değerli. Bir de şu var ki Türkiye gibi dünyadaki beş büyük yayıncılık pazar dilinin dışında kalan dillerin konuşulduğu ülkelerden beklenilen konular var. Bundan hiç hoşlanmıyorum, bu tür yayıncılardan kesinlikle hoşlanmıyorum.

- Ne gibi?

Yazarların, Türkiye’nin güncel politikası ile alakalı bir şeyler söylemesini bekliyor yayıncılar. Yazar, romanda böyle şeyleri söylemediyse bu defa da röportajlarında anlatsın, hatta gönüllü gazeteci gibi Türkiye’den sürekli haberler versin istiyorlar. Siz elbette kitaplarınızda politik öğelere yer verebilirsiniz, edebiyat baştan sona politiktir, en az hayat kadar, aldığımız soluk kadar politiktir. Politik olmayan bir edebiyat düşünemiyorum ama bunun Avrupalının bizden beklediği şekilde, onun kafasındaki basmakalıp düşünceleri besleyerek yapılmasından rahatsız oluyorum. Yani bizden bir beklenti var “Şunu yazabilirsin ama bunu benim dilimdeki yazar yazabilir,” bundan gerçekten rahatsız oluyorum. Fuar toplantılarında tek derdim bu oluyor.

- Yurtdışında ilerlemenin zorluklarını çok güzel anlattınız. Pek çok ülkede kitapları olan yazarlarımız var, büyük bir başarı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.

Tabii, kesinlikle. Bir diğer konu da kitaplar çevrildiği zaman sanki böyle çok büyük paralar kazanılıyormuş duygusu var. Maalesef hayır. Bunun olması için çok ama çok ilerlemesi gerekiyor. Yani İtalya’dan yeni bir yazar çevrildiği zaman Türkiye’de 1000’den fazla satması mümkün değil. Ancak birkaç tane kitabı olacak, o kitap dünyada tanınır hale gelecek, Türkiye’deki gazeteciler o yazarı tanıyacaklar, onun hakkında yazılar çıkacak sonra belki o satış 2000’e 3000’e çıkacak… Bestseller’dan bahsetmiyorum tabii, edebiyat kitaplarından bahsediyorum. Biz de kendi edebiyatımızı tanıtıyoruz; onlar için de aynı süreç çalışıyor. Onların da o ülkedeki kültür sanat editörleri tarafından, gazeteciler tarafından tanınması gerekiyor. Oradaki edebiyat festivallerine gidebiliyor olması gerekiyor. Böyle bir durum. Çok uzun bir ilişki ve bağlantı kurma süreci bu.

- O halde neden bizden uluslararası bestseller çıkmadığını da bu şekilde yorumlayabiliriz.

(Masasından Jean-Marie Gustave Le Clézio kitabı çıkarıyor…) Bu kitap 2008 yılında Nobel alan yazarın kitabı. (Can Yayınları) Kitabın ilk baskısı 99 yılında olmuş, aradan epey zaman geçmiş; şimdi tekrar baskısını yapmışlar ve 3. baskı da 2000 adetmiş. Yani bu Nobelli yazar bu kadar yıl içerisinde, kaç yıl oluyor 21 yıl mı? 21 yılda 4000 anca satmış ve 6000’e yeni geçmiş. İşte bu aslında bu kadar zor bir şey. Herkes tarafından en iyilerden kabul edilen yazarlar bizde 20 yıl içerisinde 4000 adet satıyorsa bunu bir düşünmemiz gerekiyor. Biz kendi edebiyatımızı Macaristan’a ya da Fransa’ya sattığımız zaman kaç adet satacaklar?

- Bu alanda ilerlemek için yapılsa ne hoş olur dediğiniz bir şey var mı?

Gölge etmesinler, bence yeter. Mesela şöyle anlatayım. Yolun başındaydık daha, Tanpınar Almanca'ya çevrilmişti hem de çok iyi bir çevirmen tarafından ve Almanya'daki iyi bir yayınevi tarafından yayınlanmıştı. İşte o dönem gazetecilerden biri, edebiyatın ileri gelen isimlerinden görüş alıyor konuyla ilgili, böyle tam sayfa bir haber. Biri diyor ki “Çevrildi de acaba nasıl çevrildi?”. Böyle olumsuz bir bakış açısı olabilir mi? Yani Almanlar böyle mi bakıyorlar kendi edebiyatları çevrildiğinde. İkincisi de herkesin kendi edebiyat zevkini seçip onunla ilgili konuşmaya hakkı var ama kendi sevdiği kitap çevrilmediği zaman, çevrilmiş olanlara da 'tukaka' denilmesin. Onlar da kendi sevdikleri yazarları tanıtmak için uğraşsınlar. Çünkü bu çeviri işi karşı taraftan gelen bir istek. Siz burada tanıtımını yapacaksınız, tüm malzemeleri sağlayacaksınız ama karşı tarafta da o kitapla bir bağ kuran biri olacak.